Ekranlar Ne İstiyor? 1. Bölüm: TV
Salondaki koltukar eskiden birbirine veya “dışarıya” bakardı, artık hepsi ona bakıyor. Oturma düzeni sohbet için, bizim için değil ekran için yeniden kuruldu ve o günden beri hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Televizyon bu zincirin ilk halkasıydı, hayatımıza, evimize giren ilk ekran!
Bu ekran ne sundu, ne verdi?
Haberleşme hızı, haberdar olma ihtiyacına geçici bir cevap... 70lerde TV, çoğunlukla ve yoğunlukla gündemden, haberlerden bahseden bir dinamikte girdi salonlara. Ailece hatta mahallece izlendiği zamanlardı. Herkes olaylardan, dünyadan ve gelişmelerden aynı hızda haberdar olabiliyordu. Bu aidiyet ve birlik ihtiyacına iyi gelmişti.
Ancak zamanla, TV tüm evlere girdi, kanallar arttı, içerikler çeşitlendi. Artık herkese aynı anda hitap eden bir ekran olmaktan çıkmış aile bireylerinin her birine her birinin hayat dinamiği doğrultusunda ilgili saatlerde hitap eden bir kimlik kazanmıştı. Böylece artık ailece izlemenin yerini bireysel izleme almıştı. Çocuklar için çizgi filmler, anneler için kadın programları, babalar için haberler…
Hızlıca günümüze dek gelecek olursak, her bir aile bireyinin her dönemde izlediği program veya kanal, farklı bir kimliğe hitap eden bir perspektifi benimseyerek aile içi ayrışmaya neden olan ve de “niyetleyen” bir yolculuk benimsedi.
Program yapımcıları, oyuncular, ses ışık çalışanları bunu bile isteye yapmadı belki ama günümüzde geldiğimizde tek başına yaşayan bireylerin tek başına tükettikleri içerikler sayesinde aidiyet ihtiyaçlarını karşıladıklarını sandıkları bir deneyimin ilk adımları böyle atılmıştı!
Senden ne aldı?
Başlarda bu güzeldi, bireylerin farklılıklarını birbirine gösterebildiği bir ayna gibiydi, atıfta bulunarak, paylaşarak, beğendiği şeyi diğeriyle beraber izleyerek fiziksel geçekliklerine, temas çabalarına destek olan bir yer edinmişti.
Taaki izlenme oranlarının, algoritimik takibin, reklamlamanın imkanları yani “akıllı” tvler ortaya çıkana kadar.
Artık, paylaşım, biz olmak, kalmamıştı. Yerini ben ve benim gibilerle olmak almıştı. Özveri, fedakarlık gibi değeri unutulmuş, birlikteliğin olmazsa olmaz yapı taşları bir bir silinmeye başlamıştı.
İzlediğin şey artık, seninle senin hayatını paylaşmayı bırakmış, sana senin nasıl biri olmak istediğini hatta olman gerektiğini anlatmaya başlamıştı.
Yani senden, aileni, büyüdüğün değerleri, içine doğduğun toplumun özgünlüğünü aldı!
Ne için çalışıyor?
Sokakta, fiziksel geçeklikte, özveri, fedakarlık, empati gibi duygularla edinmen gereken birlikteliği, evinde koltukta, yapay ve kontrollü olan bir yerde edinebilir olduğunu hissettirerek, “yeterli” ve “ait” hissetmen için.
Saatlerce çalışıp eve geldiğinde, hayatının anlamsızca tükeniyor olduğu gerçeğinden sana unutturmak için.
Toplumsal yönlendirme ve manipülasyonda sana ayrılan koltuğu korumak için.
Sözün özü, dışarda “gerçekten” yaşanan hayatı hissetmek, deneyimlemek yerine sana anlatılan “hikayeye” inanman için.
Küçük bir hatırlatma, bu ekranın hayatında kapladığı yer sadece zaman olarak değil aynı zaman da boyut olarak da her geçen gün artıyor. Eskiden oturma odalarında küçük bir mobilyayken şimdi salonların en büyük mobilyaları onlar.
Ne yapmalı?
Öncelikle salonun başrolünü ondan almalı. Ona göre kurulu bir düzen yerine, fiziksel hobilere, misafirlerin biribirine baktığı bir düzen kurmalı.
Boyu küçülmeli, ve kendi kendine karar verebilen bir yapıdan arındırılmalı.
Akılsızlaşmalı yani!