Ekranlar ne istiyor?
Belki aylar öncesinde başladın o anın hayalini kurmaya, kovaladın, kovaladın ve o bileti aldın. Çocukluğundan bu yana, ayrılıklarının, flortlerinin şahidi olan o sanatçının konserindesin, yıllar sonra! Sahne on metre ötende. AMA sen sahneye bakmıyorsun bile, elindeki o ruhsuz ekran bakıyor senin yerine. Kayıttasın, diğerleri için!
Ekranlar sana uzaktaki bir şeyi getirmek, göstermek için yaratılmışlardı ama bugün tam önünde duran şeyi senden alıyorlar.
Bu yazı dizisinin konusu da bu; aracılıklarına ihtiyaç olmayan yerlere, yırtık dondan çıkarcasına kendini sokan ekranlar!
Ayrıca sana kaydettiğin şeyi daha kolay unuttuğunu söylesek
2014’te Fairfield Üniversitesi’nden Linda Henkel bir müzede basit bir deney yaptı. Katılımcıların bir kısmına sadece eserlere bakmalarını söylerken, diğer kısmına dilerlerse fotoğraflarını çekebileceklerini söyledi. Ortaya çıktı ki, fotoğraf çekenler, çekmeyenlere göre eserleri çok daha az hatırlıyorlardı. Bu araştırma, literatüre “fotoğraf çekmenin hafızayı bozması” adıyla geçti.
Ama çalışmanın asıl ilginç kısmı devamındaydı: bir ayrıntıya yakınlaşarak çekenlerin hafızasında bozulma olmamıştı. Sorun kaydetmek değildi, sorun anın talep ettiği değeri vermeden “biriktirme” eğilimi göstermekteydi, yani tüketmekte!
Bütün “connected” ekranların ortak mekanizması
Hayatımızda 6 tane ekran var, ve bunların tümü aynı üç adımı izliyor. Önce insani bir ihtiyacın yerine geçiyor, sonra o ihtiyacı ölçü birimi haline geliyor, en sonunda ölçtüğünü, sana satılabilir bir hale getiriyor.
Yaratıcılığın yerini tablet alır. Sobetin ve paylaşımın yerini televizyon. Yakınlığın yerini telefon. Aidiyet hissinin yerini beğeni sayısı. Bedeni tanımanın yerini saatin takibi. Yön duygusunun, keşfetmenin yerini ise haritadaki ok.
Sonra ölçü birimi olur. İhtiyaç biter belki ama insani yetenek ve çözmenin verdiği o tarifsiz mutlulukta gitmiştir! Artık bilgine, hisslerine değil, ekranda yazana göresindir.
Bu bir teknoloji tartışması değil
Barakumba’yı kurarken söylediğimiz şey şuydu; bugünün dünyası insanları ihtiyaçlarından uzaklaştırıyor, yerine algılar, hikâyeler ve statüler koyuyor. Bu yazı dizisi, günümüz deneyiminde ekranların rolünü anlatmaya çalışacak.
Bu arada mesele ekranın kendisi değil, asıl mesele neyin menfaatine çalıştıkları. Bilgisayar hala insanın elindeki en iyi üretim aracı, doğru! Haritadaki ok gerçekten yolu buluyor, hayatı “kolaylaştırıyor”. Sorun faydada değil, bu faydayı elde etmek için ödediğimiz bedelde, vazgeçtiklerimizde!
Altı ekran ve yakın mesafe
Bu altı ekranı sana olan mesafelerine göre dizince ilginç bir şey ortaya çıkıyor. Ekran sana yaklaştıkça senden aldığı şey çok daha mahrem hale geliyor. Televizyon ne izlediğini bilebiliyorken, akıllı saat vucudunun tüm tepkilerini... Aradaki fark teknoloji farkı değil, mesafe farkı.
Televizyon üç metre uzakta, salonun ortak bir parçası. Araç ekranı senle dünya arasında. Bilgisayar bir kol boyunda; hem işin hem eve taşıdığın iş. Tablet kucakta, tek kişilik. Telefon yirmi beş santimde ve her yerde, asıl gücü de bu. Akıllı saat ise tenin üstünde ve hiç çıkmıyor; ölçtüğü şey artık davranışın değil, sen.
Önümüzdeki altı hafta bu ekranları tek tek ele alacağız. Her yazı aynı üç soruya cevap arayacak; bu ekran sana ne veriyor, senden ne aldı ve ne için çalışıyor!
E ne yapalım peki?
Cevap “ekranları bırak” değil. Cevap sınır koymakta: cihazın tek bir işi olsun, ve sadece o işi yapsın. Yani tek işlik cihazlar geri dönsün!
Haftaya ilk ekran yayımda olacak: televizyon. Salondaki koltukar eskiden birbirine veya “dışarıya” bakardı, artık hepsi ona bakıyor. Oturma düzeni sohbet için, bizim için değil, ekran için yeniden kuruldu ve o günden beri hiçbir şey eskisi gibi olmadı.